11 Aralık 2008 Perşembe

Atina’ya “Düzen” Gelecek mi?

Önümüzdeki günlerde eylemlerin etkisinin daha da azalması beklenebilir. Ancak egemenlerin “Atina’da düzen hakim” diyerek sevinç çığlıkları atması için vakit henüz çok erken. Yeni bir kuşak geçen dört günde politize oldu.


15 yaşındaki Alexandros Grigoropoulos’un polis tarafından Atina’nın göbeğinde katledilmesinin ardından dört gün boyunca ülkenin hemen her yanında “patlayan” yığınsal öfke, "hükümeti ve neredeyse tüm siyasal sistemi paralize etti" demek abartı sayılmaz.

Kimse beklemiyordu

Öyle beklenmedik bir tepkiydi ki bu memleketin belki on, belki yirmi yıldır bırakın çatışmayı, eylem dahi görmemiş ücra köşelerinde bile sokaklara çıkan üniversite ve lise öğrencileri yol kesip polis karakollarını kuşatır oldu.

Pazartesi akşamı artık gösteriler bütün ülkeye yayılmışken ve Atina alevler içindeyken Dışişleri Bakanlığı binası boşaltılıyor, Cumhurbaşkanı güvenlik gerekçesiyle konutundan başka bir yerde geceyi geçirmek durumunda kalıyordu.

14-15 yaşında çocuklar meclisi kuşatıp MAT’lara, yani “çeviklere” Atina sokaklarında bulunması en kolay iki şey olan mermer ve turunç atıyorlardı.

Kimsenin beklemediği bir şeydi bu.

Evet, son bir iki yılda öğrenci hareketi eğitimin piyasalaştırılmasına dönük neoliberal reformlara karşı şiddetli bir direniş sergilemişti.

Evet, Yunanistan’da anarşist yapı ve kümeler de, radikal solun değişik kesimleri de bir gelişme, genişleme evresindeydi.

Ama böylesine bir radikalizmi, böyle ansızın, böyle umulmadık şekilde bir kabarışı doğrusu herhalde kimse beklemiyordu.

Hareketin gücü de zaten bu aniden parlayışta, bu apansızın ortaya çıkıştaydı. Binlerce, on binlerce genci, hem de önemli bir kesimi çok küçük yaştaki genci eylemlere sevk eden bir hareket söz konusu olan.

Yani Yunanistan radikal solunun irili ufaklı parti ve örgütlerinin ve anarşist yapı ve örgütlülüklerinin seferber edebileceğinden çok daha büyük bir kitle sokaklarda.

Ancak hareketin en şaşırtıcı, en dinamik, en güçlü tarafı olan bu aniliğin, bu kendiliğindenliğin aslında aynı zamanda onun en büyük zaafı olduğunu, adeta “Aşil topuğunu” oluşturduğunu söylemek gerek.

Elbette hareketin emir komuta zinciri içinde disipline edilmesi değil burada kastedilen.

Ancak son beş gün içerisinde ülkeyi sarsan hareketi koordine eden, eşgüdümleyen mekanizmaların, organların ortaya çıkamaması bir zaaf, bir eksiklik.

Bu elbette bir gecede olabilecek bir şey değil.

Ancak zaman geçtikçe ve hareketin “şok etkisi” azaldıkça, yani hükümetiyle, medyasıyla, faşistiyle müesses nizam silkelenip kendine çeki düzen verirken hareketin somut hedefler etrafında daha bütünlüklü bir görünüm arz edememesi onu tehlikeye daha açık hale getiriyor.

Hükümet olayları siyasi değil polisiye vaka olarak gördü

Muhafazakâr Yeni Demokrasi hükümeti zaten başından itibaren hadiseleri, “sayısı belli bazı kendini bilmez demokrasi düşmanı marjinallerin işi” olarak resmetmeye çalışmıştı.

Amaç hareketi vandalizmle, holiganizmle eşleştirerek gayrimeşrulaştırmak, siyasi değil polisiye bir vaka olarak kriminalize etmekti.

Bu çaba medyanın da desteğiyle giderek genişliyor ve şiddetini artırıyor. Hükümet de medya da eylemcileri toplumsal bütünden yalıtmak, yalnızlaştırmak için büyük bir basınç uyguluyor. Orta sınıfların kaos korkusu kışkırtılıyor, mülkiyete saygının demokrasinin temel ilkesi (!) olduğu tekrar tekrar vurgulanıyor (bir gösterici duvara “siz kırılan vitrinleri biz kaybedilen bir canı düşünüyoruz” diye yazıyordu).

Karamanlis sendikalardan genel grev gösterilerini iptal etmelerini dahi istedi.

Gerçi talep reddedildi ama sendikalar (yani işçi ve kamu çalışanı konfederasyonlarının merkez yönetimlerindeki Yeni Demokrasi ve PASOK taraftarı güçler) yürüyüş değil de sadece açık hava toplantısı yapılmasını kararlaştırdılar.

Yani söz konusu basınç yarı yarıya başarılı oldu. Genel greve katılım özellikle kamu çalışanları nezdinde etkili oldu gerçi ama işçi ve kamu emekçisi konfederasyonlarında iki partiye yakın güçler harekete oldukça mesafeli.

Dahası radikal solun değişik kesimlerini bir araya getiren ve mecliste de temsil edilen Syriza koalisyonuna dönük çok yönlü basınç da hareketi bölmeye dönük çabalar arasında. Hükümet, belli başlı televizyon kanalları ve hatta Komünist Parti, Syriza’yı “provokatörlere” sahip çıkmakla itham ediyor.

Amaç hem solu (özellikle de parlamenter temsil gücü olan solu) harekete, eylemlere karşı daha mesafeli olmaya zorlamak hem de bir “ulusal birlik” havası yaratarak eylemci gençleri iyice yalnızlaştırmak.

Syriza şimdilik bu tuzağa düşmedi. Gerçi o da genel grev yürüyüşünü fazla “uzatmamayı” tercih etti ama “sağlı sollu” baskılara, o bildik şiddeti, “terörizmi kınayın” zorlamalarına karşı durmayı becerdi.

Olaylar Çarşamba gecesi itibariyle bir miktar duruldu. Çatışmalar şimdilik üniversite yerleşke civarlarına sıkışmış durumda.

Dolu dolu dört günün ardından herkesin biraz dinlenmeye ihtiyacı var elbet. Ancak hareketin bundan sonra nereye gideceği sorusu da havada asılı duruyor.

Önümüzdeki günlerde eylemlerin etkisinin daha da azalması beklenebilir. Ancak egemenlerin “Atina’da düzen hakim” diyerek sevinç çığlıkları atması için vakit henüz çok erken.

Yeni bir kuşak bu dört günde politize oldu; başka devirlerde yıllara yayılabilecek bir “bilinçlenme” süreci günlere ve saatlere sıkıştı.

Bu kuşak birkaç günde yarattığı devasa harekete belirli bir form vermekten uzak olabilir. Ancak o günler kimsenin beklemediği kadar yakın olabilir.(FB/EZÖ)

alıntı: bianet