19 Aralık 2008 Cuma

(Kendini) Tahrip Yaratımdandır

19. aralık 08

(işgal edilmiş atine ekonomi üniversitesinde "ayaklanmış kızlar" tarafından yazılarak dağıtılmış bir bildirinin kolektif çevirisi)

6. aralık gecesini kolayca unutmuyoruz. Unutmuyoruz çünkü Alexis'in ölümü anlaşılmazdı. Devletin şiddeti, ne kadar egemenliğinin yapıcılığının formlarında cisimleştirilmeye çalışılsa da, şiddetin maskaraca formlarında yeniden ortaya çıkacaktır. Devlet her zaman yapısında disiplin, gözetim ve canlıların kontrolünün modern buyruğunun arka yüzü olan itaatsizliğini koruyacaktır - daha çok itaatsiz kısımların imhasını seçerek ve kararlılığının politik değerini ödemeye hazır olarak.

Aynasızlar "sen" diye bağırdığında, bu buyruğun yöneldiği ve otoritenin yönünde (aynasızların çağrısının geldiği yönde), vücut bulan kişi otoritenin ürettiği bu intikamcı sese madem ki cevap verir; suçsuzdur. Ne zaman ki kişi meydan okur ve itaatsizlik eder, bu itaatsizliğin zararsızlığı ne seviyede olursa olsun (aynasızlar üstüne bir molotof kokteyli değil de bir su şişesi atmış olsun), otoritenin anlayışı kaybolur ve birbaşka hale dönüşür: cezalandırıcı olmak zorunda olan bir saldırı. Ne zamanki faşist aynasızın erkeksi şerefiyle alay edilir, (kendisinin de söylediği gibi) çocuklarını ve ailesini korumak için öldürmeye kadar gidebilir. Ahlaki buyruk ve erkek egemenliği -başka bir deyişle sembolik ve kaba şiddetin en tipik formu- Alexis'in ölümünü olası kıldı, cinayeti haklı gösterdiler, bu cinayetin etrafında bir "hakikat" ürettiler ve onu gerçeklik kıldılar.

Buna paralel olarak, gölgesinin işlendiği yaşamlarda bir anlam taşıyan ölümün trajik ucu[yla], ayaklanma gerçekliğe dönüştü: kırık zaman ve mekanın, yapısızlaştırılmış yapılanmanın, olan ve oluşan arasındaki sınırın bu kavranılmaz kasılması ve sosyal ritimlerin öngörülemezliği.

Zevk ve oyunun, korkunun, tutku ve öfkenin, karışıklığın, ciddi, dinamik ve birçok vaadi olan bilincin anı. Bağımsız olarak, korkutabilecek, yarattığı kendiliğindenlikleri koruyabilecek, her anı aralıksız olarak önceden olanlardan farklı olması için reddedebilecek bir an: normallikte boğulan, meşrulaştırılmış bir ayaklanmada karaya oturmaktansa, ondan kendisini koruyarak bir başka otorite formuna dönüşmüş bir ayaklanma.

Bu ayaklanma nasıl olası oldu? Başkaldıranlar hangi hakkı sahipleniyor, hangi anda ve hangi ölüm için? Nasıl bu sembol toplumsallaştırıldı? Alexis "bizim Alexisimiz"di, bir "öteki", yabancı, göçmen değildi. Liseliler onunla [Alexis'le] kendilerini özdeşleştirebildi, anneler kendi çocukları için korktu; liselilerin sesleri onu bir ulusal kahraman haline getirdi. Bizi ilgilendiren bu 15 yaşındaki çocuk, yaşamı yaşamayı hak ediyordu, sonu halkın yaşamına karşı bir saldırıydı - ve bu nedenle Alex'in matemi olası ve hemen hemen kaçınılmazdı. Bu ortam Alexis'in kendini özdeşleştiremediği gibi, kendini özdeşleştiremedikleri şeylere karşı ayaklanan bir topluluğa -bize- dönüştü. Öyle bir topluluk ki, aramızda ayrıcalığa sahibiz çünkü diğerleri, onlar gibi bizi tanıyor. Alexis'in öyküsü sonundan itibaren yazılacak. Neşeli bir çocuk diyorlar. Önceden haber verme yetimizin olmadığı ayaklanma, otoritenin kendi çatlakları arasında olanaklı oluyor: hangi canlının toplumsal güç ilişkileri ağında sıkıntı verdiğine karar veren bir otorite. Ayaklanma, toplumsal kuralsızlığın bu ilahisi, kuralların bir ürünüdür... Bu bizim toplumsal bedenlerimiz için, bizim "kendi" kökü kazınmış bedenlerimizin ayaklanmasıdır. Kurşun tüm küreselliğiyle topluma karşı atılmıştır. Bu ayaklanma kendi güvenliğinin devlete ve organizmalarına yansıdığını sanan her demokratik burjuva için dondurucu oldu. Kurşun topluma karşı açılan savaşın bildirisi oldu. Toplum sözleşmesi parçalandı - artık konsensüs yok. Direnişin ahlaki ve politik eylemliliği olanaklı, anlaşılır, doğru ve toplumsal dokuyu kapsayan sembolik egemen buyruğun adalet koşulları ve vadeleri görünür kılınıyor.

Bu çıkış noktası isyanın haklılığını geçersiz kılmıyor. Çünkü baskın söylem, adlandıran otorite ona biçim ve anlam yüklüyor, hiyerarşik toplumsal ilişkileri denetleyen toplumsal kesitin kavramlarından türetilen baskın değerlerin ölçeklerini saptayan otorite, çoktan bu topluluğun “genç kukuletalılar”ını gözden çıkarttı. Onları, itaatsizliğin sınırlarını saptamak için toplumun tehlikeli alanına yerleştirdiler.

Direnmemizi buyuruyorlar ama bu şekilde olmadığını söylüyor çünkü bu tehlikeli. İktidarın yarattığı ve zincire vurduğu tutsaklar olsak da, nasıl bir toplumsal meşrutiyet sonucu bu noktaya geldik ki hem içindeyiz onun, hem de karşısındayız. Biz, kim olduğumuzu değiştirme gayreti içinde yaptıklarımızdan ibaretiz. Kesinliğimize tanık olan bu tarihsel hareketin içeriğinin kabul edilmesini görmeyi dili diliyoruz, karanlıkta kaybolacak anlamları değil.

Bu otoritenin boyun eğmek ve eylemin özerkliği arasındaki sert tavırlı sınırdan geçmesi olanaksız çünkü şayet asiler aynasızlara meydan okumak için cesaretlerini kanıtlamak zorunda kalırlarsa aynı zamanda sorgulanmak zorunda da kalırlar ve aynasızlarla çarpışmak için otoriteyi kullanırlar çünkü otorite bunu kurar. Bu çelişki öznelliğimizin merkezinden gelir. Bu, bizim dışımızda ve bizde, ne oluyor kim eziliyor diye sorduğumuz ve sessizlikten başka hiçbir şey duymadığımız sakin gecelerde bizi rahatsız eden ve isyanın kenarlarında yer alan ihtişamlı ahlaka şekil veren uyuşmazlıktır.

Hiç bir şey birlikte bulunduğu manadan ayrı var olmaz. Direniş stratejileri otoriter stratejiler şeklinde biçimini yitirebilir: Eğer dünyaya meydan okurken aynı anda bu dünyanın bir parçasını oluşturduğumuz kendimize karşı da savaşmazsak, kaos toplumsal ilişkilerde yeniden bir hiyerarşi yaratacaktır: Bu dünyanın düzenlediği ahlaki ve politik sınırlar arasında, içlerinde var olduğumuz ahlaki ve politik ağlar içinde büyüdük... Telaş içerisinde sürükleyen maço tavırlara bir son vermez, otoriter pozisyonlara dönüşen pozisyonları kabul edersek kaos hiyerarşiye dönüşecektir.

çeviri: M. & L.