28 Aralık 2008 Pazar

Yunanistan ve Demokrasi / Yıldırım Türker

'Yunanistan'daki huzursuzluk, ülkenin dünyaya mirası olan demokrasiyi
kendi toprakları içinde hayata geçiremediğinin açık göstergesi" diyor
'The Times'.
Dünya basınında demokrasiden başlayıp anarşiye, kaostan letarjiye
birçok sözcüğün Yunan dilinden geldiği işaret edilip bir tür 'şu işe
bakın' duygusu yaratıldığının da farkına varmamak imkânsız. Bu 'sinik'
dilin yukarıda alıntıladığım ramını fikri meşrulaştırmak, tarihe
buradan bir kayıt düşmek amacı taşıdığı kanımca tartışılmaz.
Batının nicedir iktidarda olan neoliberal fikir dünyasının mükemmel
bir ürünü, bu yorum.
Evet, ülkede alıp yürümüş yolsuzluk, hızla büyüyen işsizlik, hükümet
kapışmalarının kaçınılmaz olarak insana aile işletmeleri arasındaki
itişmeyi hatırlatan yapısı, çalışanları mağdur eden ekonomik önlemler
ve benzeri kalemlerden oluşturulan bir liste, bu yorumu bir parça
yenir yutulur kılmak için çıkarılıveriyor. Amma ezcümle söylenen şu:
Demokrasi kavramını dünyaya kazandırmış olan kültürün gelmiş olduğu
noktaya bakın. Hükümet beceriksiz. Vandallar iplerinden boşanmış.
Demokrasiyi sermayenin her an güven içinde eylediği, öfkenin ve her
türden radikalizmin çoktan pılını pıtısını alıp çekip gitmiş olduğu
bir dirlik düzenlik hali olarak tanımlamak elbette neoliberalizmin
dünyamıza atmış olduğu en büyük kazıktır.
Oysa demokrasi tam da bugün Yunanistan'daki kalkışma hareketini de
besleyen bir varoluş biçimidir.
16 yaşındaki bir çocuğun polis kurşunuyla öldürülmüş olması karşısında
böylesine çevik bir tepkiyle meydanları dolduran, sesini bütün dünyaya
tehdit olabilecek yükseklikte duyuran halk kesimlerinin olması bir
toplumda demokrasinin becerilememiş olmasını değil aksine onsuz olmaz
bir yaşam koşulu olarak hazmedilmiş olduğunu gösterir.
Ama otoritenin, toplumsal yapılara göre ne kadar farklılık gösterirse
göstersin ortak bir dili olduğunu unutmamalı. Nitekim Karamanlis
hükümeti, bir çığ gibi bütün şehirlere yayılan ve sınırları aşarak
Avrupa'yı titreten bir kalkışma hareketini 300-500 anarşistin,
demokrasi düşmanı maskeli yağmacının işi olarak gösterme çabasına biz,
bu topraklarda yaşayanlar da fena halde aşinayız.
Oysa işte görüyoruz. On binlerce insan, başta gençlik olmak üzere
sokakları işgal etmiş durumda. Televizyon kanallarını basıp sözlerini
fütursuzca dolaşıma sokuyorlar.
Bir avuç anarşist diye küçümsenen hareket Yunanistan'da on yıllardır
varlığını hissettiren, sol hareketin dilini zorlayan, biçimlendiren
bir oluşum.
Yunan Komünist Partisi'nin şıpınişi otoriteyle aynı dili kullanmaya
geçip şiddet eylemlerini tel'in eden, eylemcileri bir avuç bozguncu
ilan eden tavrı da kimi komünist partilerden alışık olduğumuz bir
tutum.
Barışçı bir muhalefet imkânı elinizden alınmışsa; demokrasinin alanı,
Neoliberalizmin yılmaz bekçisi Karamanlis ve kendisinden beter
Papandreu arasında sıkışıp kalmışsa Yunanistan'daki şiddet içeren
eylemler yine demokrasi açısından meşru sayılmalıdır.
Yıllardır artan polis şiddeti, Karamanlis'in edepsiz özelleştirmeler
politikası, kör kör parmağım gözüne yolsuzluk iddiaları elbette bu
patlamayı hazırlayan faktörler. Ama nasıl oldu da Yunan solunun;
anarşistinden sosyal demokratına kadar, alanlara toplayabileceğinden
çok daha büyük bir kitle şu anda dünyayı yerinden oynatabiliyor?
Yunanistan'da olan bitenleri takip etmek için en doğru adres olan Foti
Benlisoy aslolanı işaret ediyor:
"...bu birikimin (anarşistiyle solcusuyla) Grigoropulos'un
öldürülmesinden sonra açığa çıkan tepkinin kendini dışa vuruşunda
etkisi küçümsenemez. Ancak söz konusu tepkiyi ayırt edici kılan ve
neredeyse bir 'kalkışma' vasfı kazandıran, bu birikimi çok aşan bir
toplamın sokağa inmesiydi. Ortaokul öğrencilerinden genç işsizlere,
üniversite öğrencilerinden 'prekariat'lara bu toplam, hareketi kıtanın
üzerinde dolaşan (hadi yine 'hayalet' demeyelim) huzursuz bir ruh
haline dönüştüren temel etkendi. Hareketi geçmişin bir kalıntısı değil
de ortak geleceğimizin bir işaret fişeğine dönüştüren tam da bu yeni
unsurdur."

Hrant giderayak
Hrant'ın öldüğü gün, hiçbir örgütlenmeye bağlı olmadan birkaç saat
içinde toplanıveren, saatlerce şehri felce uğratarak isyan çığlığına
ve yasına dünyayı tanık eden on binlerce Türkiyeli'yi hatırlarsınız.
Hemen ertesi gün bütün memlekete yayılan bu çığlık, Hrant'ın cenaze
töreninde İstanbul'un tarihinde görmediği bir kalabalık olup kendini
katillerin menziline yerleştirerek 'Hepimiz Ermeniyiz' diye
haykırıyordu.
O gün ve ertesi günler Hrant'ın yüreğimizdeki acısını hafifleten,
olağanüstü bir beraberlik yaşadık. Nereden, hangi örgütlenmeyle, nasıl
çıktığı belirsiz yüz binlerce Türkiyeli, vicdanlarına bürünüp
sokaklara dökülmüştü.
Halen Celalettin Cerrah'ı ve Trabzon'un çeviklerini ve kimi
komutanları yargılatamadığımız düşünülürse Hrant'ın ölümüyle bir araya
getirmiş olduğu yüz binlerce kişilik kitlenin sessiz sedasız
dağılmasıyla ne kadar büyük bir fırsat kaçırmış olduğumuzu bilmek
zorundayız.
Öncelikle bu fırsatın nasıl ve neden kaçırıldığı üstüne düşünmeli Türk solu.
Polis şiddetine kurban yetiştiremezken 'şiddetin her türüne karşı',
demokrat, liberal ve solcu kesimin AKP-CHP restleşmelerine, ordu-polis
çekişmelerine hakemlik etmek dışında her eylemi kuşkuyla karşılayan
tavrı üstüne iyice bir düşünmeliyiz.
Vicdandan, adalet ve özgürlükten güç alan bir muhalefete gücü kalmamış
kesimler, yapayalnız bırakılmış gençlik ve vahşeti tamamıyla
kanıksamış bir halk.
Yunanistan'daki isyan karşısında şaşkın bir tavır seziliyor
basınımızda. Birkaç köşe yazarı dışında konuya değinen yok. Bu arada,
boynumuzdaki devlet zinciri Hürriyet gazetesi, Kırbaki'nin haberine
"Palikarya dünyaya Nazım'la seslendi" başlığı atıyor. Palikarya'nın
Cumhuriyet tarihimizde nasıl aşağılayıcı bir tonda kullanılan, nasıl
ırkçı ve düşmanca tınılar taşıyan bir adlandırma olduğunu biliyoruz.
Orada genç çocuklar bankalara, uluslararası şirketlerin mağazalarına
saldırıyor, yakıp yıkıyorlar.
Burada, ya bize de sirayet ederse paniği taşıyan statüko cambazlarının
dili oluyor elbet bir kez daha şanlı Türk basınımız.
Şiddetin her türüne karşı olduğunu iddia edenlerin, şiddetin devlet
eliyle uygulanan birçok türüne karşı kıllarını kıpırdatmadıklarını
görüyoruz.
O çocuklar orada meşru sistemin şiddetin ta kendisi olduğunu biliyor.
Ürkek dünya tarafından ne kadar çapaçul bir kalabalık olarak
adlandırılsalar da hedeflerini fevkâlâde isabetle saptamışlar.
Sistemin meşruiyetini sorguluyorlar.
Avrupa'nın diğer ülkelerindeki yoldaşları onları anlıyor. Bütün
metropollerde bir telaş, bir toparlanma var.
Yunanistan'da yaşanan büyük ayaklanma bu yerkürede yarım asırı
devirmişlere olağanüstü günleri hatırlatıyor. 68 ruhunun bir kez daha
dünyayı esir alabileceğini hissediyorlar.
Yunanistan'daki, oradan esinlenmiş Fransa'daki, belki İngiltere ve
İspanya'daki gençler özgürlükleri, eşitliği, adaleti yok sayan
'sermaye adına her şey mubah'çı neoliberalizme karşı kaldırım
taşlarını sökmeye başladılar işte. Mutlaka kendi teorisyenlerini
çıkaracaklar. Kendi istedikleri dünyayı hepimize anlatacaklar. Mümkün
olduğunu göstererek.
Belki 21. yüzyılın insanlık hikâyesi yazılıyor o sokaklarda.


[Bu makale 15 Aralık 2008 tarihli Radikal gazetesinde yayımlanmıştır]