28 Aralık 2008 Pazar

Yunanistan'da "Hiçbir Şey Artık Eskisi Olmayacak"


Hiçbir şey...

6 Aralık günü, akşam saat dokuzda, Atina’nın Exarchia mahallesi civarında, özel polis gücünden bir adam durdu, nişan aldı ve on beş yaşındaki çocuğu vurup öldürdü. Bu cinayet, polis şiddetinin tekil bir olayı değil. Aynı günün sabahı, göçmenler Perou Ralli’deki polis istasyonunda barınak başvurusunda beklerken saldırıya uğradılar. Bir Pakistanlı beyin travması geçirdi ve Evangelismos hastanesinin yoğun bakım bölümünde hala hayat mücadelesinde. Bunlar, geçtiğimiz dönemde düzinelerce olan vakalardan yalnızca iki örnek.
Alexis’in kalbine saplanan kurşun öyle, polisin silahından çıkıp “yaramaz” bir çocuğun vurulduğu gelişigüzel bir kurşun değil. Bu, devletin, kendi kararlarına karşı gelen çevreleri ve hareketleri şiddet kullanarak boyun eğdirtmeyi bilerek seçmiş olmasının işaretidir. İşle, sosyal güvenceyle, kamu sağlığıyla, eğitimle vs. Ilgili büyük patronların yeni anlaşmalarına karşı çıkan ve çıkmak isteyen herkesi tehdit eden bir seçim anlamına gelir bu. Çalışan kişi artık aylık 600 Euro’ya mecbur bırakılmıştır: Yorgunluktan geberene kadar çalışmalı, patronu ne zaman isterse karşılıksız ek mesai yapmalı, “krize” girilince de bir kenara atılmalıdır. Son olarak da, üretimin yoğunlaşma talebi varsa kendini ölüme bırakmalıdır; tıpkı beş ay önce Perama’da ki tersanede ölen beş işçi gibi. Eğer göçmense, ve bir kaç Euro daha fazla talep ederse, önce dayak yiyecek, sonra hayatı terörize edilecektir, tıpkı batı Peloponese’deki Nea Manolada’nın çilek seralarındaki tarım işçileri gibi.

...artık...

Çocuk olan, çocukluğunu kasvetli okul koridorlarında ve sınavalara “hazırlanmak” üzere yoğunlaştırılmış dersanelerde veya özel derslerde geçirir. Çocuk olarak unuttuğu, diğer çocuklarla oynamak, tasasız-kaygısızlığı duyumsamaktır; bunun yerine televizyonun, bilgisayar oyunlarına hapsolmuştur çünkü ya açık alanlar alışveriş merkezleriyle doldurulmuştur, ya da oyuna zamanı kalmıyordur.
Üniversite çağına geldiğinde –çünkü başarıya giden doğal “evrim” bunu gerektirir- anlar ki, “bilimsel bilgi” aslında patronların ihtiyaçlarına göre düzenlenen bir şeydir. Öğrenci kendini sürekli değişen müfredata göre yeniden düzenlemeli, olabildiğine çok “sertifika” almalı ki sonunda tuvalet kağıdı değerinde, ama onun pratik önemine de sahip olmayan bir mevki ile ödüllendirilsin. Bu mevki ona aylık en fazla 700 Euro verirken, devlet ve sağlık sigortası kapsam dışı kalacaktır. Bütün bunlar, “vatanı onurlandırmaları” için inanılmaz paralar ödenen dopingli Olimpiyat atletleri ve iş adamlarının çılgınca dansının ortasında gerçekleşiyor. Para, yine paralının ve güçlünün cebinde kalıyor. Hükümetin skandallarını örtmek için verilen rüşvetler, adam kayırmalar olurken; düzinelerce insan, ormanları turizme açmak için çıkarılan yangında ölürken, inşaatlarda, tersanelerde işçiler, sokaklarda ölürken, sokaklarda “iş kazaları” olurken; devlet daha çok borçlar batağına sapsın da vergileri işçilerden toplasın diye paraları bankalara saçarken; korkunç meblağlar ödenen televizyon yıldızları gittikçe daha çok sömürülen insanların kutsal ilahileri olurken...
Alexis’in kalbini parçalayan kurşun, her şeyin daha iyiye gideceği ilüzyonundan başka kaybedecek bir şeyi olmayan toplumun çoğunluğu için sömürünün ve baskının kalbine atılan bir kurşun oldu. Cinayetten sonra gelişen olaylar kanıtladı ki, sömürülen ve ezilenlerin çoğu bataklıkta boyunlarına kadar batmıştır ve bu bataklık artık taşmakta, politikacıları ve patronları, partileri ve devlet kurumları da tehdit etmektedir. Gidişat, insanın insanı sömürmesi, azınlığın tahakümmünün çoğunluğu ezmesine dayanan bu kirli dünyanın temizlenme sürecinin başlangıcıdır. Olaylar bizim kalplerimizi güvenle, patronlarınkini korkuyla doldurmuştur.
Tüketim mabetlerinin tahrip edilişi, malların yeniden sahiplenilişi, yani bizleri reklamlarla bombardımana tutarken bizden alınan şeylerin bizce “yağmalanışı”, bizim ürettiğimiz bütün bu servetin aslında bize ait olduğunun farkına varılışıdır. “Biz”, bütün çalışan insanların toplamıdır. Bu servet dükkan sahiplerine, bankerlere ait değil, tere ve kana aittir. Bu, patronların bizden her gün çaldığı zamanın kendisidir; emekliliğimize başladığımız andaki hastalığımızdır; yatak odasındaki tartışmalar, hafta sonu birkaç arkadaşla buluşamama, Pazar öğleden sonralarının sıkıcılığı ve yalnızlığı ve Pazartesi sabahlarının o boğazı düğümleyici hissiyatıdır. Sömürülen ve ezilen olarak, göçmen veya Yunanlı olarak, işçi, işsiz, öğrenci ve ergen olarak, medya ve devlet tarafından empoze edilen ikileme cevap vermemiz bekleniyor: “haydutlar”dan mıyız, dükkan sahiplerinden miyiz...Bu ikilem sadece bir tuzaktır. Çünkü medyanın sormak istemediği gerçek ikilem şudur: patronlardan yana mısın yoksa işçilerden mi? Devlet’ten yana mısın yoksa isyandan mı? İşte bu yüzden gazeteciler bu harekete dil uzatır ve “haydutlar”dan, “yağmacılar”dan bahsedip durur.
Ezilenler arasında korku yaratmak istemelerinin nedeni açıktır: isyan kendilerinin ve patronlarının konumlarını tehlikeye atar. İsyan, her şeyin “iyi sürdüğüne”, “düzgün ve efendi isyan” ile “aşırı unsurlar” veya barışçıl ve “yasadışı” göstericiler arasında yaratılan ayrıma gibi kendilerinin yarattığı gerçeklere sırt çevirir. Bu ikilemi göz ömüme alırsak tek bir yanıtımız var: biz “haydutlar”dan yanayız. Bizler “haydut”uz. Yüzlerimizi saklamak istediğimiz için değil, tersine kendimizi görünür kılabilmek için. Biz varız. Maskelerimizi yıkmayı sevdiğimizden değil, kendi hayatımızı kendi elimize almayı arzuladığımız için takıyoruz. Özel mülkler ve güçler mezarlığı üzerine başka bir toplum kurmak için. Herkesin, okul, üniversite, fabrika ve komşuluk toplantılarında bizi ilgilendiren her şey için, politik temsilcilikler, liderler ve komiserler olmadan kollektif biçimde karar vereceği bir toplum. Kendi kaderimize kendimizin rehberlik edeceği, kendi ihtiyaçlarımız ve arzularımızın, parlamentonun, patronların, rahiplerin, polislerin değil, kendi elimizde olacağı bir toplum.
Böyle bir yaşam için gereken umut, Yunanistan’da yerleştirilen barikatlarla ve bütün dünyadan gelen dayanışmayla yeniden ortaya çıktı. Geriye kalan bu umudu gerçeğe dönüştürmek. Böyle bir yaşamın olasılığı şu anda, Atina’da ve Yunanistan’ın başka yerlerinde işgal edilen belediye binalarında, üniversitelerde kurulan ve herkesin söz hakkının olduğu ve eylemini kollektifleştirdiği halk meclislerinde test ediliyor. Böyle bir yaşamın rüyası somutlaşmaya başladı.

eskisi gibi olmayacak...

Bu rüyayı gerçekleştirmek için geriye ne kalıyor?
Öğrenimimizde, işimizde, mahallemizde örgütlenirsek; iş yerlerimizde gündelik sorunları gündeme getirir ve patronların terörüne karşı çekirdek bir direniş sağlarız. Okullarda işgallere katılır ve destekleriz, karşı istihbarat grupları kurarız, seminerler ve çalıştaylar organize ederiz, egemen bilgiyi sorgularız, ihtiyaçlara uygun ve kapitale karşı yeni bilgiler üretiriz. Çevremizde, mahallemizde komşularla konuşur, toplantılar düzenleriz, bilgi ve becerileri paylaşırız, kollektif eylemler kararlaştırırız. Gösterilere, protestolara katılırız, yan yana dururuz, devletin yaydığı korkuyu kırarız, devletin saldırılarının esas yükünü taşıyan gençlere yardım ederiz. Devlet diktasına karşı çıktıkları için terör yasalarının her türlü yasal hilesiyle aleyhlerine davalar açılmış isyanda tutuklularıyla -Yunanlıyla, göçmenle, Yunanistan’da, yurtdışında- dayanışma içine gireriz.
Her şey şimdi başlıyor. Her şey mümkün.
İsyanı yayma Hareketi movementsfgr@gmail.com
ceviri: B.